top of page
kitap kapakları (6).png

OPUS DEİ

“Pişşt! Serdar! Aloo! Naber! Haha n’oldu, neden sağına soluna bakıyorsun? Bak bakalım oradan mı geliyor ses? Belki yan odadan geliyordur? Ya da yukarıdan? Haha, salak gerçekten de yukarı baktın! Galiba doğru bir tercih yapmışım. Çok eğlenceli olacak. Lan Serdar tamam yeter sağına soluna bakma artık. Çalışma odasında tek başınasın, anlamadın mı hala? Ses kafanın içinden geliyor yavrum. Direnmeyi kes de cevap ver. Naber?”

 

“Hayal bu… Gaipten sesler duyuyorum. Bildiğin şizofren oldum ya, şizofren! İnanamıyorum… Ama bir şizofren, şizofren olduğunu anlayabilir mi ki?”

 

“Gayet de anlayabilir aslanım. Peki sen şizofren misin sence Serdar?”

 

“Kafamdaki bir sesle konuşmamın başka ne açıklaması olabilir? Bildiğin şizofrenim ben. Ya da başka bir akıl hastalığı. Ne zıkkımsa artık. Ne yapacağım ben ya? Nefesim kesiliyor korkudan, aklımı kaybediyorum!”

 

“İyisin iyi. Gerilme sakin ol, maşallahın var.”

 

“Hayır değilim! Baksana sana cevap veriyorum işte, sadece bu bile iyi olmadığımı gösterir. Gerçi cevap vermiyorum, içimden konuşuyorum. Ama sen beni duyup bana cevap verebiliyorsun. Demek ki gerçekten kafamın içinde başka kişilikler var ve onlarla sohbet edecek kadar kafayı yedim.”

“Haha ulan Serdar… Gözünü seveyim sakin ol da beni bir dinle. Merak etme. Ben senin beyninin sana oynadığı bir oyun değilim. Yani düşündüğün gibi değilim. Ben sadece bu akşam seni ziyarete geldim. Bir daha da gelmeyeceğim merak etme. Benim seçtiğim şanslı azınlık içindesin. Ara sıra canım sıkılır, insanlarla konuşmaya gelirim böyle.”

 

“Hala beni delirmediğime ikna edemedin kafamın içindeki ses. Hoş, ikna olsam deli olduğumu da tasdiklerdim zaten. Demek beynimde hala biraz da olsa aklı başında bir bölge var.”

 

“Serdar, sıkılmaya başladım. Bırak bu şizofren edebiyatını. Baştaki soruma dön.”

 

“Soru neydi?”

 

“Naber?”

 

“Haa. İyiyim teşekkür ederim senden naber? Böyle mi dememi bekliyorsun kafamdaki ses? Ha? Kibar kibar konuşup gündelik sohbete mi düşelim?”

 

Kes lan! Saygısızlık yapma! Canını sıkarım valla. Sen hayırdır aslanım? Kim olduğunu bilmediğin kimselerle böyle konuşmak için yürek yiyerek güne başlamış olman lazım. N’oldu? Gerildin bakıyorum hafiften? Ufaktan da terliyorsun.”

 

“Sen… Sen kimsin?”

 

“Sonunda sordun. Ben, Tanrı. Allah. Yaratıcı. Cosmos. Zeus. Odin. Göktengri. Ne olduğum sana göre değişir ama konsepti anladığını düşünüyorum.”

 

“Haha! Gerçekten delirdiğime inanamıyorum. Aman Allahım!”

 

“Efendim?”

 

“Ya off… Akıl sağlığımı kaybettiğimi gösteren hiçbir belirti de yoktu … Nasıl oldu da ben bu hallere düştüm?”

 

“Bana inanmıyorsun demek.”

 

“Evet inanmıyorum, tanrı gelip neden benimle konuşsun ki? Ben kimim sanki?”

 

“Sana söyledim ya en başta Serdar. Beni daha dikkatli dinlemelisin yavrucuğum. Canım sıkıldı, bugün seni seçtim. Sohbet etmek istedim.”

 

“Tabii canım kesin öyledir! Madem öyle, kanıtlasana tanrı olduğunu?”

 

“Serdar, bana mı öyle geldi yoksa bana emir mi verdin sen?”

 

“Yok canım öyle değil de…”

 

İşte adamı böyle öperler! Haha! N’oldu lan? Hani inanmıyordun tanrı olduğuma? Altına yapacaktın vallahi!”

 

“Benim kastettiğim şey o değildi de ondan. Madem tanrısın, sana inanmamı istediğin anda beni sana inandırabilirdin. Ama sen onun yerine beni ikna etmeye çalışıyorsun. ‘İnan!’ dediğin anda ya da elini şıklattığın anda sana inanıyor olabilirdim. Neden uğraşıyorsun ki. Ol de, olsun.”

 

“O eğlenceli olmuyor. Hem insanların varlığımı tartışmaları falan keyifli geliyor bana.”

 

“Tanrı olamayacak kadar rahat bir konuşma tarzın var.”

 

“Evet, insanlar beni nedense onlara korkunç cezalar veren ürkütücü bir figür olarak görüyorlar. Halbuki hiç de öyle değilim. Öyle olsam sizi yaratmazdım ki.”

 

“Nasıl yani?”

 

“Ne nasıl yani?”

 

“Bizi neden… Yani bir an için, kafamın içindeki sesin tanrı olduğunu varsayarsak, bizi neden yarattın o zaman?”

 

“Eğlenmek için.”

 

“Ne?”

 

“Sizinle eğlenmek için.”

 

“Sen ne diyorsun ya?”

 

“Sizi, aranızda saçma salak düzenler oluşturup, kurduğunuz anlamsız ilişkiler ile kendinizi zora sokmanız için yarattım. Yani dert olmayacak apır sapır şeyleri dert etmek ve her şeye rağmen bir şekilde hayattan keyif almak için yaratıldınız. Ben de sizi izleyerek iyi vakit geçiriyorum böylece.”

 

“Yani… Biz senin… Yani biz senin oyuncakların mıyız?”

 

“Hayır canım olur mu öyle şey! Kendine ve tüm insanlığa hakaret ediyorsun Serdar. Siz benim… Daha çok… Şey aslında evet, oyuncaklarımmışsınız. Tebrik ederim, doğru terim. Ve hayır, bu bir hakaret sayılmaz.”

 

“İnanamıyorum… Sen tanrı falan olamazsın ya! Böyle saçma sapan şey mi olur?”

 

“Haha! Senin doğru kişi olduğunu biliyordum. Beni eğlendiriyorsun. Bak şimdi Serdar, senin mesleğin ne? Hoşsohbet olsun diye sordum, zaten biliyorum. Dizi senaristisin. Benim yaptığımın senin yaptığından ne farkı var? Amaç iyi vakit geçirmek değil mi? Sen bu senaryoları sadece insanlar için yazmıyorsun ki. Sen de yazarken iyi vakit geçiriyorsun. Kontrol sende, dizindeki karakterler kuklaysa sen de kukla ustasısın. İpleri çekiştirip istediğin her şeyi yaptırıyorsun, sonra da istediğin sonuca ulaştırıyorsun. Sen de yaratıcısın, ben de. İkimiz de belli senaryoları yazıp ulaştığımız ve karakterlerimizi ulaştırdığımız sonuçlardan keyif alıyoruz. Sonra da onları izlerken keyfimiz iki katına çıkıyor. Haksız mıyım?”

 

“Ama… Ama senin karakterlerinin canı var! Hisleri var! Duyguları, hayatları, aileleri var!”

 

“Seninkilerin de var! Sen yazıyorsun hatta be!”

 

“Ama ben sadece bir senaristim. Sense tanrısın, daha düşünceli olmak zorundasın!”

 

“Belki ben de sadece bir senaristim. Gerçekten Serdar. Düşündüğün kadar büyük farklar, temel sınırlar yok seninle benim aramda.”

 

“Dünyadaki bütün zulümler senin eğlencen için var yani.”

 

“Tıpkı senin dizilerindeki zarar gören, acı çeken ve zulme uğrayan insanların, sen istiyorsun diye bunları yaşamaları gibi.”

 

“Hayır! İnanmıyorum! Sen tanrı değilsin! Bunlar o kadar saçma ki!”

 

“İnandığını biliyorum. Her şeyi biliyorum Serdar. Şu anda düşündüklerini de biliyorum.”

 

Yardıma ihtiyacım var benim… Kafamdan çık! Sus! Akıl hastanesine yatmam lazım benim! Doktora gitmem lazım!”

 

“Hayır, hiçbirini yapmayacaksın. Seni biliyorum, geleceği görüyorum. Her şeyi biliyorum. Bu akşam yaşananlardan kimseye bahsetmeyeceksin.”

 

“Ya? Peki ya bahsedersem?”

 

“Haha! Serdar, bebeğim beni yanlış anladın. Tehdit maksatlı söylemedim bunları. Ki tehdit etmemin bir anlamı yok. Neler yapabileceğimi tahmin edebiliyorsundur az çok. Benim söylemek istediğim şu: geleceği gördüğüm için bu konuştuklarımızı kimseye anlatmayacağını biliyorum.”

 

“Madem öyle söylüyorsun, birine bunları anlatmam demek, senin geleceği bilemediğin anlamına gelir öyle değil mi? Tanrı’nın geleceği bilememesi pek de olası değil sonuçta. Yani bu konuştuklarımızı birine anlatırsam, birine anlatabilirsem, sen gelecek hakkında yanılmış olursun. Bu da her şeyi bilmediğin, dolayısıyla tanrı olmadığın anlamına gelir.”

 

“Hah, bu oyunu sevdim! Evet Serdar, aynen öyle. Bak bakalım anlatabiliyor musun bu geceyi herhangi birine?”

 

“…”

 

“Evet. Aynen öyle. Deli diyecekler tabii ki. Öyle kolayca da sıyrılamazsın bundan. Karına söylesen ne düşünür senin hakkında? Peki ya arkadaşlarına? Haha! Süper olur. Yanılmayı çok isterdim, ama maalesef yanılamıyorum, yapımda yok. Kimseye söyleyemeyeceksin. Çünkü deli yaftası yemekten korkacaksın. 2020 yılında, ‘Tanrı benimle konuştu! Bana evrenin sırlarını anlattı! Aslında hepimiz birer legoymuşuz!’ diyen birini eminim ilgiyle dinler herkes. Şaka bir yana, mantıklı olanı yapacaksın. Bu akşamı insanlara anlatmak, onların sana olan saygısını kaybetmekten başka hiçbir işe yaramaz. Baş başa, hoş sohbet ediyoruz şurada. Bu sohbet de aramızda kalacak.”

 

“Peki bunu… Yani bu benimle yaptığın şeyi… Çok sık yapıyor musun? Yani insanlarla sohbeti?”

 

“Yani, birkaç yılda bir yapıyorum. Son zamanlarda iyice azalttım ama. Artık sadece senin gibileri seçiyorum. Bu küçük sohbeti dünyayla paylaşmaya korkacak, içine atacak tipleri. Son iki bin yıldır falan bu sohbetleri çok ciddiye alanlar oldu. Dünyayı karıştırdılar.”

 

“Nasıl yani?”

 

“Bundan bahsetmek istemiyorum. Neyse, bak biraz barıştın kendinle. Evet, başka sorun var mı? Az önce varoluş amacını çözdün, çok az insana nasip olur bu. Devamı da gelsin mi?”

 

“Bu soruları sana sormam, senin tanrı olduğuna inandığımı gösterir. Soru falan sormayacağım o yüzden. Sen benim aklımın bana oynadığı bir oyunsun.”

 

Serdarcım, bak güzelim. Bu akşamı kimseye anlatmaya dilin varmadığında bazı soruları sormadığına pişman olmayasın sonra? ‘Belki de gerçekten tanrıydı, altı üstü soru soracaktım neden sormadım ki,’ deme sonra bak?”

 

“…”

 

“…”

 

“Uzaylılar var mı?”

 

“Haha!”

 

“Ee?”

 

“Buna cevap veremem. Ve aklındaki diğer soruya. Yani ölümden sonra yaşam olup olmadığına dair soruya. Bunlara cevap verirsem, akıl sağlığını koruyamayabilirsin. Daha önce yaşandı. Cevabı zor yoldan öğrenmelisin.”

 

“Pof. Biliyordum. Sen benim bilinçaltımsın. Tanrı falan değilsin. Hem sorum belki de o olmayacaktı, nereden biliyorsun?”

 

“Serdar. Ben tanrıyım. Biliyorum. Soracağın soru buydu. Sana dair her şeyi biliyorum.”

 

“Hayır bilmiyorsun! Cevaplayabilecek misin bakalım: ne zaman öleceğim?”

 

“Yakın bir tarihte değil.”

 

“Hah! Tam tarih bile veremiyorsun!”

 

“Akıl sağlığın için vermiyorum aslanım.”

 

İstesem şimdi öldürürüm kendimi be, ne anlatıyorsun sen?”

 

“Hadi madem.”

 

“Ha?”

 

“Hadi öldür kendini Serdar? Öldüremezsin ki. Öldürmeyeceksin ki.”

 

“Niyeymiş o?”

 

“Çünkü şimdi ölmeyeceksin. Daha sonra öleceksin, yıllar sonra.”

 

“Zorlama beni.”

 

“Haha! Dene bakalım yapabiliyor musun Serdar? Hadi? Oo, Serdar baba mutfağa gidiyor hadi bakalım. Onu alma, büyük bıçağı al. Hah aynen onu al. Biliyorsun bileğini dikine kesmen gerek. Yatay kesince ölüm garanti olmuyor. Hadi bakalım, buyur… Ee Serdar? Donakaldın?”

 

“Ben… Ben bunu neden yapayım ki? Nasıl ya… Nasıl olur da mutfakta elimde bir bıçakla dikiliyor olurum ki ben? Ne yapıyorum ben? Neden intihar edeyim ki? Allah’ım deliriyorum…”

 

“Sana demiştim haha! İntihar edemezsin, çünkü ben istemiyorum. Yaşamanı istiyorum, senin için bu senaryo çok daha keyifli olacak.”

 

“Sen… Ben… Off! Bilmiyorum! Yeter, nefes alamıyorum! Bunun için yaşamak… Ama…”

 

“Serdar, derin derin nefes al, tamam canım. Bu konuşmaların sonu hep böyle biter. Sorun sende değil merak etme. Kiminle konuşsam sonunda fenalaşıyor. Ama bak, bunun için çok güzel bir çözümüm var benim. O da ne biliyor musun? Bak Serdar, birazdan uyanacaksın ve bütün bu konuşmalar gerçekten olmuş olmasına rağmen, senin elinde çok güzel bir koz olacak. Kendini bunların rüya olduğuna inandırabileceksin. Böylece kafayı yemeyecek, akıl sağlığını koruyacaksın. Bir daha yanına da gelmeyeceğim zaten merak etme.”

 

“Ama dur bir saniye-“

 

Serdar yataktan zımba gibi, şiddetle doğruldu. Kan ter içinde kalmıştı. Gözleri yuvalarından fırlayacak kadar açıktı. O kadar terlemişti ki, yatakta terden Serdar’ın izi oluşmuştu.

 

Yataktan kalktı ve koşarak banyoya gitti. Ağlayarak yüzünü yıkıyor, bir yandan da titriyordu. Tüm olan biteni düşündü. Olan biten… Ya da gördüğü rüyayı… Hangisini tercih etmesi gerektiğini bilmiyordu.

 

Kafasındaki sesin ona söylediği şey kulağında çınladı.

 

“Bak bakalım anlatabiliyor musun bu geceyi birine?”

 

Serdar şiddetle kafasını salladı. Evet, kararını vermişti. Eşine bu yaşadıklarını anlatacaktı. İçine atamazdı, bununla yaşayamazdı. Ne düşünmesi gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Tek bildiği şey, bu yaşadığını tek başına atlatamayacağıydı.

 

Titreye titreye yüzünü kuruladı. Yatağa doğru gitti. Eşi çoktan uyanmış ve yatakta doğrulmuş vaziyette, endişeli bir şekilde ona bakıyordu.

 

“Serdar n’oldu? Yüzün kireç gibi! Hayatım iyi misin?”

 

“Ben… Ben… Şey…”

 

“Ne? Kötü bir rüya mı gördün?”

 

“Ben…” Serdar derin bir nefes verdi.

 

“Evet, çok kötü bir rüya gördüm. Ama bundan bahsetmek istemiyorum. Hadi yatalım.”

Kıvanç Güven

Aralık 2020

Bütün hakları saklıdır ve avkivancguven@gmail.com adresine bildirilmeden ve izin alınmadan kullanılamaz.

bottom of page